<< / 30 >>
Kaptanın seyir defterine ek, miladi 2006 yılının 3. Ağustos günü:
İsrail, Lübnan SAVAŞ!
Efendim geçen ay İsrail Lübnan'a girdi*... Sağda solda okuyorum ama Engin Ardıç entresan bir yorum yapmış, hoşuma gitti aslen paylaşmak istedim:
Engin Ardıç'ı ne çok severim ne de nefret ederim ama bu yazısı hoşuma gitti...
İsrail’e niçin kızıyorsunuz?
Bakmayın öyle basının “savaş kapımızda” çığlıkları atmasına, savaş kapımızda falan değil. Çünkü orası kapımız değil.
Oralar, bizim seksen sekiz yıl önce bozguna uğrayarak bıraktığımız ve bir daha da dönüp bakmadığımız yerler; “Osmanlı ağabey politikası” falan da ham hayal, çünkü ne Yahudi dinler bizim sözümüzü, ne Arap, ne de Acem.
Bakmayın bazı arkadaşlarınızın da ilgilenir göründüklerine, bu konu, İsrail-Filistin savaşı, rakı masalarında asıl laf bittikten sonra (karı kız, bu sene kim şampiyon olacak, krediyle ev alalım mı, oğlan da sınavda bakalım ne halt etti), şöyle bir değinilen yan konulardan biri...
Çünkü fena halde kabak tadı vermiş, cılkı çıkmış bir konudur.
Bu savaş 1948 yılından beri sürüyor ve bitmez.
Ne zaman “Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin bilmemkaç sayılı kararı uyarınca İsrail işgali altında bulunan...” falan gibi lafları duysam benim de nevrim döner.
Birkaç basın kaşalotunun ekmek parası kazanmayı sürdürmesinden başka bir işe yaramaz bu haberler...
Bu savaşın bitmesi için İslam dünyasının “İsrail devletinin varlığını kabul etmesi ve bir daha da tartışma konusu yapmaması” gerekmektedir. Bu da ufukta asla görünmemektedir.
Hem “soykırım yoktur” diyeceksin, hem “İsrail devleti yokolacaktır” diye çığlıklar atacaksın, hem de “İsrail ordusu neden beni vuruyor” diye ağlayacaksın... Buna herhalde “Ortadoğu kurnazlığı” tabir edilir, adama gülerler.
İsrail, Lübnan devletiyle savaşmıyor. Terörist dincilerle savaşıyor.
Ama girdi ve bombalıyor... Bu ne ilk girişi ne de sonucusu... Yarın Suriye’ye de girebilir...
Girmesin...
Peki sen Kuzey Irak’a niçin girip çıkıyorsun? Senin için PKK neyse, İsrail için de Hizbullah aynı şey.
Suriye’ye girmesin... Apo’yu beslemekten vazgeçmeseydi biz girmeyecek miydik Suriye’ye? Bal gibi girecektik, çeyrek kalmıştı, üstelik Amerika da karşı çıkmamıştı... “Halep’ten girer yirmi dört saat içinde Şam’dan çıkarız” diye tehditler savuruyorduk ve bunda da haklıydık...
“Eşit güç kullanmıyormuş, meseleyle orantılı değilmiş saldırı gücü”... Biz neden helikopter kullandık güneydoğu operasyonlarında, PKK’nın elinde helikopter mi vardı?
Siviller ölüyor... Kadınlar ve çocuklar... İsrail otobüslerinde patlayan bombalarla ölenler hünsa mıydı?
Türk teröristlerinin de mantığı böyle işlerdi eskiden, polise ateş edip vururlar, sonra polis de
onlara ateş edince feryadı basarlardı.
İsrail o bombaları yoketmesin de o bombalar sonra gelip Levent’te, Beyoğlu’nda patlasınlar, İngiliz keferesiyle mücadele eden aslan parçaları Müslüman Türk öldürsünler, öyle mi?
Biz yapalım ama İsrail yapmasın... Hadi yürü be...
Musul ve Kerkük bizim olsun mu? Olsun abi. Viyana’yı da alalım mı? Alalım abi. Turan İmparatorluğu da kuralım mı? Kuralım abi.
Ama İsrail almasın tepe mepe.
Neden? Çünkü din kardeşlerimiz mağdur oluyorlar.
Bizden gizli ya da açık nefret eden, subaylarımızı öldürüp altın dişlerini kerpetenle söken, Osmanlı kalıntısıdır diye atalarımızın oralarda yaptırdıkları camileri yıkan din kardeşlerimiz.
Üst tarafı, ya gazeteci görünce sohbet kapısı açmak için çene malzemesidir (Engin Bey, bir şey sorabilir miyim, bu enflasyon ne olacak, erken seçim var mı, Çankaya’ya kim çıkacak, İsrail hakkında ne diyorsunuz?), ya da “haber formatı verilmiş” televizyon eğlence programlarında dolgu maddesi, Ortadoğu’da kan ve ateş, acar muhabirimiz bildiriyor, şimdi reklamlar, cart curt.
Bakmayın öyle basının “savaş kapımızda” çığlıkları atmasına, savaş kapımızda falan değil. Çünkü orası kapımız değil.
Oralar, bizim seksen sekiz yıl önce bozguna uğrayarak bıraktığımız ve bir daha da dönüp bakmadığımız yerler; “Osmanlı ağabey politikası” falan da ham hayal, çünkü ne Yahudi dinler bizim sözümüzü, ne Arap, ne de Acem.
Bakmayın bazı arkadaşlarınızın da ilgilenir göründüklerine, bu konu, İsrail-Filistin savaşı, rakı masalarında asıl laf bittikten sonra (karı kız, bu sene kim şampiyon olacak, krediyle ev alalım mı, oğlan da sınavda bakalım ne halt etti), şöyle bir değinilen yan konulardan biri...
Çünkü fena halde kabak tadı vermiş, cılkı çıkmış bir konudur.
Bu savaş 1948 yılından beri sürüyor ve bitmez.
Ne zaman “Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin bilmemkaç sayılı kararı uyarınca İsrail işgali altında bulunan...” falan gibi lafları duysam benim de nevrim döner.
Birkaç basın kaşalotunun ekmek parası kazanmayı sürdürmesinden başka bir işe yaramaz bu haberler...
Bu savaşın bitmesi için İslam dünyasının “İsrail devletinin varlığını kabul etmesi ve bir daha da tartışma konusu yapmaması” gerekmektedir. Bu da ufukta asla görünmemektedir.
Hem “soykırım yoktur” diyeceksin, hem “İsrail devleti yokolacaktır” diye çığlıklar atacaksın, hem de “İsrail ordusu neden beni vuruyor” diye ağlayacaksın... Buna herhalde “Ortadoğu kurnazlığı” tabir edilir, adama gülerler.
İsrail, Lübnan devletiyle savaşmıyor. Terörist dincilerle savaşıyor.
Ama girdi ve bombalıyor... Bu ne ilk girişi ne de sonucusu... Yarın Suriye’ye de girebilir...
Girmesin...
Peki sen Kuzey Irak’a niçin girip çıkıyorsun? Senin için PKK neyse, İsrail için de Hizbullah aynı şey.
Suriye’ye girmesin... Apo’yu beslemekten vazgeçmeseydi biz girmeyecek miydik Suriye’ye? Bal gibi girecektik, çeyrek kalmıştı, üstelik Amerika da karşı çıkmamıştı... “Halep’ten girer yirmi dört saat içinde Şam’dan çıkarız” diye tehditler savuruyorduk ve bunda da haklıydık...
“Eşit güç kullanmıyormuş, meseleyle orantılı değilmiş saldırı gücü”... Biz neden helikopter kullandık güneydoğu operasyonlarında, PKK’nın elinde helikopter mi vardı?
Siviller ölüyor... Kadınlar ve çocuklar... İsrail otobüslerinde patlayan bombalarla ölenler hünsa mıydı?
Türk teröristlerinin de mantığı böyle işlerdi eskiden, polise ateş edip vururlar, sonra polis de
onlara ateş edince feryadı basarlardı.
İsrail o bombaları yoketmesin de o bombalar sonra gelip Levent’te, Beyoğlu’nda patlasınlar, İngiliz keferesiyle mücadele eden aslan parçaları Müslüman Türk öldürsünler, öyle mi?
Biz yapalım ama İsrail yapmasın... Hadi yürü be...
Musul ve Kerkük bizim olsun mu? Olsun abi. Viyana’yı da alalım mı? Alalım abi. Turan İmparatorluğu da kuralım mı? Kuralım abi.
Ama İsrail almasın tepe mepe.
Neden? Çünkü din kardeşlerimiz mağdur oluyorlar.
Bizden gizli ya da açık nefret eden, subaylarımızı öldürüp altın dişlerini kerpetenle söken, Osmanlı kalıntısıdır diye atalarımızın oralarda yaptırdıkları camileri yıkan din kardeşlerimiz.
Üst tarafı, ya gazeteci görünce sohbet kapısı açmak için çene malzemesidir (Engin Bey, bir şey sorabilir miyim, bu enflasyon ne olacak, erken seçim var mı, Çankaya’ya kim çıkacak, İsrail hakkında ne diyorsunuz?), ya da “haber formatı verilmiş” televizyon eğlence programlarında dolgu maddesi, Ortadoğu’da kan ve ateş, acar muhabirimiz bildiriyor, şimdi reklamlar, cart curt.
Engin Ardıç'ı ne çok severim ne de nefret ederim ama bu yazısı hoşuma gitti...
Kaptanın seyir defterine ek, miladi 2006 yılının 29. Haziran günü:
En mutlu günüm...
Efendim, bugün canımın yarısının doğum günü, kendisine önce:şeklinde bir türküyle seslensem de aslen demek istediğiklerimi Erhan Güleryüz, gayet güzel soylemiş;
Canım, doğum günün kutlu olsun, iyi ki varsın ;)
Bir de nacizane şöyle bir hediye de yaptım:
Ve bu entrymin sonuna gelirken birtaneme son bir şiir daha armağan etmek isterim :
dogum gunun kutlu olsun
mutlu ol senelerce
sana boncuktan kus yaptim
konacak pencerene
mutlu ol senelerce
sana boncuktan kus yaptim
konacak pencerene
bugün özel bugün güzel bir gün
içimde tarifsiz bir huzur var
bütün gece dua ettim yine
ne güzelmiş senle yaşananlar
bu sabah çok erkendi uyandım
karanlıktı hala tüm sokaklar
yağmur yağdı yıkandı tüm şehir
güneş açtı bütün hatıralar
doğum günün kutlu olsun canım
mutlu olsun benim diğer yarım
doğum günün kutlu olsun canım
yanındayım yerim senin yanın
doğum günün kutlu olsun canım
sana ait benim tüm hayatım
içimde tarifsiz bir huzur var
bütün gece dua ettim yine
ne güzelmiş senle yaşananlar
bu sabah çok erkendi uyandım
karanlıktı hala tüm sokaklar
yağmur yağdı yıkandı tüm şehir
güneş açtı bütün hatıralar
doğum günün kutlu olsun canım
mutlu olsun benim diğer yarım
doğum günün kutlu olsun canım
yanındayım yerim senin yanın
doğum günün kutlu olsun canım
sana ait benim tüm hayatım
Canım, doğum günün kutlu olsun, iyi ki varsın ;)
Bir de nacizane şöyle bir hediye de yaptım:
Ve bu entrymin sonuna gelirken birtaneme son bir şiir daha armağan etmek isterim :
Ne zaman seni düşünsem içim ürperir
Seninle geçen her saat, her gün gelir aklıma
Bir akşam vakti gelir bir deniz kıyısı gelir
O eşsiz hatıralar bütün gelir aklıma
Ne yapsam unutamam yaşadığımızı
Sevgindi sevgilerin en yalansızı
Şimdi nerde bir gül görsem kırmızı
Dudaklarımı uzun uzun öptüğün gelir aklıma
Bir çıban büyürcesine ortasında gecenin
Dolar yüreğime hüznü seni sevmenin
Dünyada ne benim yerim var artık ne senin
Ağlarım başucunda ölümün gelir aklıma.
Seninle geçen her saat, her gün gelir aklıma
Bir akşam vakti gelir bir deniz kıyısı gelir
O eşsiz hatıralar bütün gelir aklıma
Ne yapsam unutamam yaşadığımızı
Sevgindi sevgilerin en yalansızı
Şimdi nerde bir gül görsem kırmızı
Dudaklarımı uzun uzun öptüğün gelir aklıma
Bir çıban büyürcesine ortasında gecenin
Dolar yüreğime hüznü seni sevmenin
Dünyada ne benim yerim var artık ne senin
Ağlarım başucunda ölümün gelir aklıma.
#Bunu buraya 29 Haziran 2006 günü saat 02:01 gibi Erdinç AKAN yazmış, ne de iyi yapmış.
Kaptanın seyir defterine ek, miladi 2006 yılının 18. Haziran günü:
Yaz Okulu: Birinci Bölüm
Herşey geçen sene yaz okulundan ders alırken, bizim üniversitede* sistem olmadığını fark etmemle başladı:
Öğrenciler yaz okulunda almak istediği dersleri, önceden basılmış kağıtlara(form) işaret koyarak seçiyor, sonrada bu kağıdı okulun sekreterliğine teslim ediyordu.
Sekreterlik formları alırken dersleri, kredileri kontrol ediyor ve bir sürü öğrencinin hatalarını düzelttirmek zorunda kalıyordu. Toplanan bu formlar, bilgisayar laboratuarına götürülüyor ve asistanlar* bu kağıtları teker teker Excell'e giriyordu. Tabii iş böyle yapılamacağı için iki asistanın yazdığı, aynı bölümde okuyan iki öğrencinin derslerinin isimleri bile farklı olabiliyordu.
Ki bende geçen sene sekreterlikte bir gün kağıtları toplayanlara yardımcı olmak için durmuştum. Bir öğrenci vardı, aynı şeyi o gün yazı ile beş defa, yaklaşık iki saat aralıklarla sordu ;) Durum bu kadar vahimdi...
O sıralar bende orda olduğum için, utandım. Nasıl olurdu, bu kadar rezil bir sistem, bir program, en basitinden bir Excell makrosu bile yazılabilirdi. Öyle değil miydi ya? Bu okulun Bilgisayar'la ilgili dalları yok muydu?
Aynı yaz okulundan bende ders almış idim, dersım "Sistem Analizi"ydi. Sağolsun, okulun müdür yardımcısı dersimize geliyordu ve benden 1,5 metreye, 2,5 metrelik, ledlerden oluşan ve makamındaki bilgisayardan programlanabilecek bir duyuru panosu istedi. Üç hafta sürem vardı. Böyle bir şeyi yapmak benim için sorun değildi fakat sadece ledleri 300YTL'yi geçiyordu. Hani bunun baskı devresi? Hani bunun işlemcisi?
O kadar zengin olmadığım için, aklıma yaz okulundaki sistemsizlik geldi, bir sistem yazayım dedim. Önce öğrenci işleri ile görüştüm ki, aman bayram ediyorlar. Sonra hocamla konuştum, boşver panoyu, sen o programı yaz dedi.
Bende başladım programı yazmaya... Arada üniversite yeni bir otomasyon paketi aldı. Bu özellik bunda olacak diye sistemden vaz geçildi, ben dersimden AA ile geçtim, herkes mutluydu...
Fakat geldik bugüne, yeni otomasyon sistemi tam bir hayal kırıklığı yarattı, benim yaz okulu sisteminden bile hantal çalışan bir sistem çıktı, üstelik yaz okulu için hiç bir özelliği de yok...
İş böyle olunca benim program kullanılmaya başlandı. Şimdilik iki okulda, biri Fen Edebiyat Fakültesi, diğeri Teknik Bilimler Meslek Yüksek Okulu.
İlk gün, iki tarafta da sorunlar yaşadım, lakin yumurta kapıya gelince misali, iki okulda beni kayıtlardan bir gün önce aradı.
Bugün ön kayıtların dördüncü günüydü. Yarın ise son günü. Teknik Bilimler'in 1650, Fen Edebiyat'ın 1550 öğrencisi benim programım ile yaz okulundan almak istedikleri dersleri seçiyorlar.
-- Yaz Okulu: Birinci Bölümün sonu.--
Öğrenciler yaz okulunda almak istediği dersleri, önceden basılmış kağıtlara(form) işaret koyarak seçiyor, sonrada bu kağıdı okulun sekreterliğine teslim ediyordu.
Sekreterlik formları alırken dersleri, kredileri kontrol ediyor ve bir sürü öğrencinin hatalarını düzelttirmek zorunda kalıyordu. Toplanan bu formlar, bilgisayar laboratuarına götürülüyor ve asistanlar* bu kağıtları teker teker Excell'e giriyordu. Tabii iş böyle yapılamacağı için iki asistanın yazdığı, aynı bölümde okuyan iki öğrencinin derslerinin isimleri bile farklı olabiliyordu.
Ki bende geçen sene sekreterlikte bir gün kağıtları toplayanlara yardımcı olmak için durmuştum. Bir öğrenci vardı, aynı şeyi o gün yazı ile beş defa, yaklaşık iki saat aralıklarla sordu ;) Durum bu kadar vahimdi...
O sıralar bende orda olduğum için, utandım. Nasıl olurdu, bu kadar rezil bir sistem, bir program, en basitinden bir Excell makrosu bile yazılabilirdi. Öyle değil miydi ya? Bu okulun Bilgisayar'la ilgili dalları yok muydu?
Aynı yaz okulundan bende ders almış idim, dersım "Sistem Analizi"ydi. Sağolsun, okulun müdür yardımcısı dersimize geliyordu ve benden 1,5 metreye, 2,5 metrelik, ledlerden oluşan ve makamındaki bilgisayardan programlanabilecek bir duyuru panosu istedi. Üç hafta sürem vardı. Böyle bir şeyi yapmak benim için sorun değildi fakat sadece ledleri 300YTL'yi geçiyordu. Hani bunun baskı devresi? Hani bunun işlemcisi?
O kadar zengin olmadığım için, aklıma yaz okulundaki sistemsizlik geldi, bir sistem yazayım dedim. Önce öğrenci işleri ile görüştüm ki, aman bayram ediyorlar. Sonra hocamla konuştum, boşver panoyu, sen o programı yaz dedi.
Bende başladım programı yazmaya... Arada üniversite yeni bir otomasyon paketi aldı. Bu özellik bunda olacak diye sistemden vaz geçildi, ben dersimden AA ile geçtim, herkes mutluydu...
Fakat geldik bugüne, yeni otomasyon sistemi tam bir hayal kırıklığı yarattı, benim yaz okulu sisteminden bile hantal çalışan bir sistem çıktı, üstelik yaz okulu için hiç bir özelliği de yok...
İş böyle olunca benim program kullanılmaya başlandı. Şimdilik iki okulda, biri Fen Edebiyat Fakültesi, diğeri Teknik Bilimler Meslek Yüksek Okulu.
İlk gün, iki tarafta da sorunlar yaşadım, lakin yumurta kapıya gelince misali, iki okulda beni kayıtlardan bir gün önce aradı.
Bugün ön kayıtların dördüncü günüydü. Yarın ise son günü. Teknik Bilimler'in 1650, Fen Edebiyat'ın 1550 öğrencisi benim programım ile yaz okulundan almak istedikleri dersleri seçiyorlar.
-- Yaz Okulu: Birinci Bölümün sonu.--
Kaptanın seyir defterine ek, miladi 2006 yılının 15. Haziran günü:
BAD_POOL_HEADER
Windows'unuzda BAD_POOL_HEADER gibi kazık mı kazık, sinir mi sinir, bir STOP ERROR*'u görürseniz ne yaparsınız?
Ki bu STOP ERROR'lar bidiğiniz mesaj box değildirler, direkt maviye boyarlar ortamı, renklendirirler, şenlendirirler etrafı komik insanlardır aslında onlar, severiz onları biz...
Bir de bu hatayı, harddisk'inizdeki dosyaların permission'larını değiştirirken karşılaşırsanız, azıcık üç buçuk atmaya başlamaz mısınız?
Ekran maviye dönüp de, büyük harflerle BAD_POOL_HEADER mesajını ve artık windows'un çalışmaya devam edemeyeceği, bilgisayarınızın tekrar başlatılmasının gerekliliği üzerine mini bir konferansla karşılaşınca, sizde benim gibi ufaktan "Ulan yoksa hard diski mi bozduk mına koym"*** gibi çok sayın, ulanlı cümleler kurabilirsiniz.
Ki ben de öyle yaptım. Geçenlerde Windows 2003 Server'a geçeceğim diye bilgisayarı sıfırladım, hevesle kuruluma geçecektim ki, hemen arkasından "Ağbi acele şuraya kod yazılması lazım" gibi bir istek zuhur oldu. Bunun üzerine alel acele**** Windows XP, ve takibinde 10 - 15 programı da kurduk, kodu yazdık, fekat kodu denerken bize gereken kullanıcı ayarları, eksik kaldı. Onları da güncelleyelim dedik, sağ tıkladık klasöre, güvenlik tabını seçtik, Ekledik üüüser'imizi, tamam dedik, windows başladı tek tek klasörlerin permission'larını değiştirmeye, aradan bir veya iki dakika geçti ki, BAD_POOL_HEADER...
Bir iki defa daha deneyince ve aynı hatayla karşılaşınca düşünmeye başladım, acaba neden yapıyor, Google'a sordum, yok, cevabı çıkmıyor, harddisk sağlam, driverlar windows certificated, eee, ne kaldı geriye?
Sonra nasıl oldu hatırlamıyorum, aklıma Hide Folders XP geldi. Hide Folders XP, bilgisayarınızda hiç yokmuş gibi duran, arka planda çalışan, siz özel tuş kombinasyonuna basıp da şifresini girene kadar Widows Shell'ine (yada Windows Explorer'e), saklamasını istediğiniz klasörleri göstertmeyen bir program. Ben evdeki bilgisayarımı, kardeşlerimle, üniversitedekini de hocam ve diğer asistan arkadaşlarla paylaştığım için böyle şeylere ihtiyacım oluyor tabii ve bunu kullanmak Windows'un permission yapısını kullanmaktan daha az zahmetli ve dizinlerin adlarının bile görüntülenmesine izin vermiyor...
Hide Folders XP, shell API'lerinin dizinlere erişimlerini kısıtlamıyor muydu? Kısıtlıyordu, o zaman bu işlem stop error verdirmez miydi, yok canım daha nelerdi. Hadi dedim, bi kapatayım şu Hide Folders XP'i, kapattım, herşey normale döndü, bende rahat bir nefes aldım. Demek ki neymiş? Buymuş, evet. ohhh be.
Ki bu STOP ERROR'lar bidiğiniz mesaj box değildirler, direkt maviye boyarlar ortamı, renklendirirler, şenlendirirler etrafı komik insanlardır aslında onlar, severiz onları biz...
Bir de bu hatayı, harddisk'inizdeki dosyaların permission'larını değiştirirken karşılaşırsanız, azıcık üç buçuk atmaya başlamaz mısınız?
Ekran maviye dönüp de, büyük harflerle BAD_POOL_HEADER mesajını ve artık windows'un çalışmaya devam edemeyeceği, bilgisayarınızın tekrar başlatılmasının gerekliliği üzerine mini bir konferansla karşılaşınca, sizde benim gibi ufaktan "Ulan yoksa hard diski mi bozduk mına koym"*** gibi çok sayın, ulanlı cümleler kurabilirsiniz.
Ki ben de öyle yaptım. Geçenlerde Windows 2003 Server'a geçeceğim diye bilgisayarı sıfırladım, hevesle kuruluma geçecektim ki, hemen arkasından "Ağbi acele şuraya kod yazılması lazım" gibi bir istek zuhur oldu. Bunun üzerine alel acele**** Windows XP, ve takibinde 10 - 15 programı da kurduk, kodu yazdık, fekat kodu denerken bize gereken kullanıcı ayarları, eksik kaldı. Onları da güncelleyelim dedik, sağ tıkladık klasöre, güvenlik tabını seçtik, Ekledik üüüser'imizi, tamam dedik, windows başladı tek tek klasörlerin permission'larını değiştirmeye, aradan bir veya iki dakika geçti ki, BAD_POOL_HEADER...
Bir iki defa daha deneyince ve aynı hatayla karşılaşınca düşünmeye başladım, acaba neden yapıyor, Google'a sordum, yok, cevabı çıkmıyor, harddisk sağlam, driverlar windows certificated, eee, ne kaldı geriye?
Sonra nasıl oldu hatırlamıyorum, aklıma Hide Folders XP geldi. Hide Folders XP, bilgisayarınızda hiç yokmuş gibi duran, arka planda çalışan, siz özel tuş kombinasyonuna basıp da şifresini girene kadar Widows Shell'ine (yada Windows Explorer'e), saklamasını istediğiniz klasörleri göstertmeyen bir program. Ben evdeki bilgisayarımı, kardeşlerimle, üniversitedekini de hocam ve diğer asistan arkadaşlarla paylaştığım için böyle şeylere ihtiyacım oluyor tabii ve bunu kullanmak Windows'un permission yapısını kullanmaktan daha az zahmetli ve dizinlerin adlarının bile görüntülenmesine izin vermiyor...
Hide Folders XP, shell API'lerinin dizinlere erişimlerini kısıtlamıyor muydu? Kısıtlıyordu, o zaman bu işlem stop error verdirmez miydi, yok canım daha nelerdi. Hadi dedim, bi kapatayım şu Hide Folders XP'i, kapattım, herşey normale döndü, bende rahat bir nefes aldım. Demek ki neymiş? Buymuş, evet. ohhh be.
Kaptanın seyir defterine ek, miladi 2006 yılının 13. Mayıs günü:
Kan verdim...
Efendim dün bizim üniversite'nin şenlikleri çerçevesinde kan verdim. Ardından sevgilimle* kavga etttim*, üstüne üstlük Mor ve Ötesi'nin ve Vega'nın konserlerini yağmur altında kafamda bir Migros torbası ile sırtımdaki kot mont ve içimdeki atlete kadar su olmuş biçimde seyrettim, saat 12:30 gibi eve geldim, 2:30'a kadar bilgisayarla uğraştım ve bugün bomba gibiyim (tabii ufak bir cırcır problemi dışında, oda büyük ihtimalle yarım parça pizzayı ve iki tavuk parçasını sinirle 5dk'da yediğim içindir)...
Entresan, o kadar şeye rağmen, şu anda sadece psikolojik* bakımdan bir yorgunluk var ama geriye kalan herşey mükemmel... Hatta dün akşam saat 2:30 gibi yatmama rağmen bu sabah saat 10 civarı uyanmış bulunuyorum, oda entresan...
İlk defa kan veriyorum ve şimdilik kan testim belli değil, eğer kullanılabilir çıkarsa bunu alışkanlık haline getirmeyi planlıyorum, lakin faydası büyük anlaşılan ve plaket veriyorlarmış, almak istiyorum ;)...
Tabii klasik olarak, kan verdikten sonra Çokoprens ve Meyve Suyu*'mu aldım. Şenlik çerçevesinde extradan İncir Mermelatı* verdiler ki, acayip şekerli birşey çıktı, içerdiği şeker yüzünden dişlerim halen ağrıyor ;)
Olsun ama kan vermek eğlenceli birşey, tavsiye ederim, lakin kan verirken, yanımdaki vatandaşla dalgamı geçtim***, hemşireler ve görevlilerle kahkaha dolu bir muhabbet yaptım ve 5 dk içinde 450 gr. kanı verdim, sonra sıkıldım hadi gidelim dedim, görevliler salmadı, bi 5dk daha zorunlu olarak oturtulduktan sonra, görükle minübüsü'ne binerek Pizza Pizza'ya pizza yemeğe gittik*... Sonrası zaten yukarıda anlattığım gibi...
Bakalım, bu akşam Sertap ERENER, yarın Şebnem FERAH konseri var. Şenliklerin pek tadı yok, bu sene tam anlamıyla panayır tadında geçiyor... Cırcır problemini de halledebilirsem, birazdan üniversiteye doğru yollanacağım...
(bkz: kızılay)
(bkz: kan vermek)
Entresan, o kadar şeye rağmen, şu anda sadece psikolojik* bakımdan bir yorgunluk var ama geriye kalan herşey mükemmel... Hatta dün akşam saat 2:30 gibi yatmama rağmen bu sabah saat 10 civarı uyanmış bulunuyorum, oda entresan...
İlk defa kan veriyorum ve şimdilik kan testim belli değil, eğer kullanılabilir çıkarsa bunu alışkanlık haline getirmeyi planlıyorum, lakin faydası büyük anlaşılan ve plaket veriyorlarmış, almak istiyorum ;)...
Tabii klasik olarak, kan verdikten sonra Çokoprens ve Meyve Suyu*'mu aldım. Şenlik çerçevesinde extradan İncir Mermelatı* verdiler ki, acayip şekerli birşey çıktı, içerdiği şeker yüzünden dişlerim halen ağrıyor ;)
Olsun ama kan vermek eğlenceli birşey, tavsiye ederim, lakin kan verirken, yanımdaki vatandaşla dalgamı geçtim***, hemşireler ve görevlilerle kahkaha dolu bir muhabbet yaptım ve 5 dk içinde 450 gr. kanı verdim, sonra sıkıldım hadi gidelim dedim, görevliler salmadı, bi 5dk daha zorunlu olarak oturtulduktan sonra, görükle minübüsü'ne binerek Pizza Pizza'ya pizza yemeğe gittik*... Sonrası zaten yukarıda anlattığım gibi...
Bakalım, bu akşam Sertap ERENER, yarın Şebnem FERAH konseri var. Şenliklerin pek tadı yok, bu sene tam anlamıyla panayır tadında geçiyor... Cırcır problemini de halledebilirsem, birazdan üniversiteye doğru yollanacağım...
(bkz: kızılay)
(bkz: kan vermek)
<< / 30 >>



Bu sayfanın hazırlanması aşamasında ankara tiftik keçileri zarar görmemiş, aksine sayılarının arttığı belirlenmiştir.Geri dönüştürülmüş BYTE'lara basılmıştır.